O Yaşıyor… 7. Bölüm

“En kötü olan ise çocuklar; Erlik Hanın burada hüküm sürebilmesi ve kâinatın döngüsünü bozabilmesi için Tamağ Kaçkınlarına çok sıkta olsa ihtiyaç duymaması, bu kötülüklerini yapabilmesi için hırslı, haris, fesat, hastalıklı insanları bulmasının yeterli olmasıdır. Tıpkı…”

“Tıpkı Deli Dumrul gibi.” dedi Asya

*

Aynı sabah İstanbul’un başka bir yerinde onlarca katı olan cam binalardan birinin önünde şoförlü siyah uzun bir araç durdu. Kapının önündeki görevli daha araba durmadan önce harekete geçmiş ve tam doğru anda arabanın kapısını bir “Hoşgeldiniz efendim” ile açmıştı.

Siyah camlardan dolayı içeri güneş ışığı girmiyordu. O nedenle de içerisi en az arabanın kendisi kadar karaydı. Önce bir ayak sonra da diğeri dışarı adım attı. Araçtan çıkan adamın koyu bir takım elbisesi vardı. İtalyan kesim takım elbisenin altına yine İtalyan siyah ayakkabılar giymişti. Arabadan çıkınca önce saatine baktı. Saati de en az takım elbisesi ve ayakkabıları kadar pahalıydı. Adamın üzerinden zenginlik ve gösteriş akıyordu. Siyah saçları omzuna dökülüyordu. Ancak çok bakımlıydılar.

Arabanın kapısını açan adam koşup bu kez de binanın kapısını açtı ve beklemeye başladı. Ceketinin kollarını düzelttiğinde gömleğinin kol manşetlerindeki büyük harf ile yazılmış “D.D.” yazıları gözüktü. Bu harflerin aynısı binanın çatısındaki bir reklam panosunda metrelerce yükseklikte sergileniyordu. Adam sahibi olduğu binadan içeri girdi. Şirketinin adı gömleğinin kol düğmelerinde yazan isminin baş harfleri ile aynıydı. Adamın adı ve soyadı Duran Duman’dı. En azından bu çağda. Bu düşüncesi ile yüzüne bir gülümseme oturdu. İçten gelmeyen bu gülümseme adamın yüzüne oturmuş ama hiç yakışmamıştı. Dışardaki kapı görevlisinin bir benzeri de içerde adamı bekliyordu. Arabanın bina önüne yanaştığını görür görmez asansörü çağırmış ve kapısının önünde onu hazır bir şekilde bekletiyordu. Gülümsemenin kendisine yapıldığını sanmış ve bu öz güvenle o da “Hoşgeldiniz efendim” demişti. Ama asansöre binen adam oralı bile olmamıştı.

Asansörün kapısı kapanınca üzerinde elli yazan düğmeye bastı. Asansör yukarı doğru çıkarken cebinden çıkardığı bir anahtarı hemen düğmelerin altındaki anahtar yerine soktu. Anahtarı çevirince gizli bir hazne ortaya çıktı. Üzerinde elli bir yazıyordu. Adam bu düğmeye basınca asansör elli de durmayıp biraz daha devam etti. Ancak içerdeki göstergede hala elli yazıyordu.

Binayı yaptırırken ilave ettirmişti bu gizli katı. Hiçbir yerde kayıtlı değildi. Ondan başkası ya da onun izin verdikleri hariç kimse yukarı çıkamazdı ki şu ana kadar da hiçbir insan buraya çıkamamıştı. Bu düşüncesi ile o yüzüne hiç yakışmayan gülümseme orada yine belirdi. Çünkü bu katı bilen herkes bir şekilde ortadan kalkmıştı. Mimarın aracına bir kamyon çarpmıştı mesela. Biri denizde boğulmuş, diğeri bir gasp olayında öldürülmüştü. Oysa adam cüzdanını ve saatini hemen çıkarıp vermişti. Onu tanıyanlar hala hırsızın neden adamı öldürdüğünü anlayamamışlardı. Daha pek çoğu şimdi hatırlayamadığı şekillerde uçmağa varmışlardı.

Asansör direkt olarak büyük bir odaya açılıyordu. Adam asansörden çıkar çıkmaz odanın ısıya ve harekete duyarlı sensörleri harekete geçmişti. Tavanda gözü rahatsız etmemesi için gömülmüş ışıklar yanmış içeriyi birazda olsa aydınlatmıştı. İçerde birkaç adım yürümüştü ki otomatik tek düze bir kadın sesi tüm odayı doldurdu: “Lütfen parolayı söyleyin!” ve geri geri saymaya başladı. “On, dokuz, …”

“Parola: Tahta Köprü” diye seslendi adam. Otomatik ses tekrar yankılandı “Geri sayım durdurulmuştur”

Yüzlerce metrekarelik odanın tüm duvarları boydan boya özel cam dolaplar ile kaplıydı. İçinde tarihi eser olduğu anlaşılan eşyalar sergileniyordu. Şapkalardan kılıçlara, ayakkabılardan mızraklara küçüklü büyüklü eşyalarla doluydu. Cam kenarında meşe ağacından büyük bir masa vardı. Bir tane kendisinin oturması için koltuk, bir tane de gelen için tam masanın karşısında bir koltuk vardı.

Büyük bir aynanın önünden geçerken durdu. Gözlerini kullanmayanların arasında gezmek ne kadar da güzeldi. Herkes onu takım elbiseleri ile beyaz kol düğmeli gömleği ve güzel parlak ayakkabıları ile görüyordu. Ama aynadaki kendi yansımasına bakınca gülümsedi. İşte Bakabilenler olsaydı onu bu şekilde yani aynadaki yansıması ile görebileceklerdi. Manda derisinden uzun kollu omuzları kürklü üstlüğü ile deri pantolonu ve çizmeleriyle – sabahın erken saatlerinde İlbey’in köprü de ruhunu alırken giydiği kıyafetlerle duruyordu aynanın karşısında.

“Kendine orada bakıp duracak mısın yoksa gelip karşıma oturacak mısın Dumrul?”

Kafasını çevirmeden aynadan gelen sese doğru kafasını çevirdi. Masanın karşısındaki deri koltukta Aldaçı Han oturuyordu.

“Ne istiyorsun Ölüm Tanrısı?”

“Bazen ölüm tanrısı ben miyim sen misin merak ediyorum Deli?” dedi Tanrı. “Ben, beni ilk gördüğün zamanda ne yapıyorsam onu yapıyorum Aldaçı Han. Yani köprüyü kullananlardan para alıyorum.” Gülümsedi. “Şimdilerde işler daha kolay açıkçası. Pek çok köprüm var ve onu kullananlardan para almak için orada silahla beklemem gerek yok. Zaten geçerken kendileri gönüllü olarak veriyorlar.”

“Bu sistemi kurmak için çok zaman ve çaba sarf ettik Dumrul. Senin aç gözlülüğünü, hırsını ve bu konudaki mükemmel fikirlerini her zaman çok takdir etmişimdir.”

“Onlarca farklı ülkede onlarca farklı şirketi birilerinin ardından yönetmek kolay mı sanıyorsun Aldaçı Han? Hem de kimsenin ruhu bile duymadan. Hiç kimsenin haberi yok ama köprüleri ve otobanları yapan tüm şirketler benim. Hükümetlerle anlaşmalar yapan benim adamlarım. Otobanlarımdan veya köprülerimden geçen herkes bana para ödüyor ve hükümetler bunu destekliyor. Para vermek istemeyenleri öldürmek zorunda kaldığım zamanları düşünüyorum da…”

İkisi de kahkahalarla güldüler.

“Bu sabah ne oldu? Bakabilen birini öldürmüşsün. Onu öldürmeden önce bana söylemeliydin Dumrul. Onlardan başka varsa öğrenmeliydik. Bizi ne kadar sıkıntıya sokabileceklerinin farkında değil misin?”

“O bir gazeteciydi ve farklı firmalarım üzerinden, farklı şekillerde ona haber iletmeme rağmen durmadı. Ben de kendi yöntemim ile hallettim.”

“Gezer Ata yine ne karıştırıyor acaba?”

“Bilmiyorum ama o ihtiyar ve yanındakiler hep başımıza bela olmuşlardır. Uzun süredir Bakabilen potansiyeline sahip biri ya da birileri doğmamıştı. ”

“Onu takibe almak lazım ama bizimkiler hemen fark ediliyor. Bunu senin adamlarına yaptırsan fena olmaz.”

“İlgilenirim. Başka bir şey var mıydı? Yoksa aşağı inmem gerekiyor. Beni bekleyen yeni köprü projeleri var.”

“Erlik Han verdiğin sözü hatırlatmamı istedi.” dedi ve Dumrul’dan bir cevap beklemeden her zaman onun gelmesi için aralık bırakılan pencerenin yanına gidip bir kuzguna dönüştü. Son bir çığlık atıp uçup gitti.

(devamını okumak için lütfen tıklayınız)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s