O Yaşıyor… 13. Bölüm

Gezer Ata önde kendisi arkasında çocuklar Sahaflar çarşısının altındaki gizli geçitlerde yürümeğe başladılar. Çocuklar nerede olduklarını bilemeseler de Gezer Ata döndüğü her köşeyi her koridoru biliyor ve bildiği için de güvenle yürüyordu.

Köşelerden birini daha dönüp az ilerledikten sonra karşılarına bir merdiven çıktı. Onu tırmanınca bir iş hanın avlusuna çıktılar. İş hanın avlusunu çıktıklarında Gezer Ata’nın kapısını açtığı bir araca bindiler. Araç hepsinin sığabileceği kadar büyüktü ve onlar binince şoför hemen hareket etti.

Ne kadar zaman yolculuk yaptıklarını bilemiyorlardı ya da nereye gittiklerini, yolculuk sırasında Asya ve Dila uyumuştu. Dağhan kendi düşünceleri ile mücadele ediyor gibi duruyordu. Masalları ve fantastik olayları sevdiği için Aybars gelip de onu rüyasında gördüğünü ve Sahaflar Çarşısında bir dükkânda Masal anlatan yaşlı bir adam gitmeleri gerektiğini söylediğinde hemen onlara katılmıştı. Şimdi ise bugün olanları sindirmeye çalışıyordu. Aybars ise onları neyin beklediğini merak ediyordu. Uyursa imgeler görmekten korktuğu için uyumak dahi istemiyordu.

Trakya’da bir bağ evine gelmişlerdi. Duvarlarla çevrili evin çift kanatlı kapısının önünde indiler. Kapının bir tanesi açıktı. Araçtan inerken içerden odun kırma sesleri geldiğini duydular. Araç onları bıraktığı gibi devam etti. Hepsi yine Gezer Ata’nın ardında kaybolabileceklermiş gibi arkasına geçtiler.

Yaşlı adam sakindi. “Gelin içeri geçelim, burası güvenli” dedi. İçerde Uzun boylu beyaz uzun saçları omzundan aşağı dökülen, odun keserken terlediğinden üstünü çıkarmış olduğundan kaslı kolları, göğüs ve karnı açıkta olan bir adam gördüler. Yaşlı olmasına yaşlıydı ama bunu hiç gösterdiği söylenemezdi. Sol yanında sırta doğru kısımda bir yara izi vardı. Ama bunu ne yapmış olabilir bilememişti çocuklar. Yeni kestiği odunları alıp diğerlerinin üstüne koyup döndü. “Bu sabah bir bana bunu bıraktı, sanırım sana ait” dedi ve cebinden çıkardığı sikkeyi Gezer Ata’ya attı. Yaşlı adam gelen sikkeyi havada kaptı.

“Beni çağırmamalıydın”

“Çağırmak zorundaydım” diyerek çocuklara baktı

“Hepsi birden mi?”

“Evet hepsi Bakabilen

“Nasıl mümkün olabilir”

“Kâinatın farklı şekillerde dengeyi bulma yöntemleri var Ozan”

Adam başını sallamak ile yetindi

“Seni Dila ile tanıştırayım, bu da Dağhan, Asya ve Aybars kardeşler” diyerek tek tek çocukları Ozan ile tanıştırdı. En uzunları Dağhan dahi adamın çenesinin hemen altına geliyordu. Onunla tokalaşırken ellerinin adamın elinin içinde kaybolup gittiğini düşündüler.

“Buraya gel ihtiyar sana sarılayım.” diyerek Gezer Ata’ya sarıldı. Onun içtenliğine Dede de cevap verdi. Kalp kalbin üstüne gelecek şekilde sarıldılar. İlk sarılan ilk bırakır kuralı gereği Dede geri çekilmedi. Ozan ise onu hiç bırakmayacak gibiydi.

Bağ Evi’nin geniş bir avlusu vardı. Ortası boştu ama kenaralar sonuna kadar kullanılmıştı. Çatı boydan boya yan yana devam eden tüm parçaların tek birleşim noktasıydı. Sol köşede odunlar istiflenmişti. Onun hemen yanında araç gereçler için küçük bir oda vardı. İki kişinin sığabileceği genişlikte bir koridorla yaşama alanı buradan ayrılmıştı. Arka tarafta büyükçe bir bahçe vardı. Yine bir kenarda çardak vardı. Yaşama alanı uzunlamasına tüm duvar boyunca gidiyordu. Salondan devam edince odalar vardı.

“Şuradan alabildiğiniz kadar çok odun alın bakalım çocuklar” dedi Ozan Dağhan ve Aybars’a. Çocuklar denileni yaptı. Ozan’ın kendisi de kucağını doldurup salon olarak kullanılan odaya girdi. Büyük bir şömine vardı. Önüne getirdikleri tüm odunu yığdılar. Göz açıp kapayana değin Ozan şömineye doldurmuş olduğu odunları yakmıştı.

“Bugün sabah Boğaziçi Köprüsünde olanları duydun mu?”

Ozan soru sorar gözlerle bakınca yaşlı adam devam etti. “Aslında beş kişilerdi…”

Anlamış gibi kafa salladı Ozan “Deli mi?” diye sordu. Bir Bakabilen öldürülmüştü. Hem de bir köprü de. Başka kim olabilirdi ki. Dede kafa salladı.

“Bir ruh daha ellerine geçti” dedi geçmişin acı tecrübeleri aklına gelerek. Ağzına acı bir tat gelmişti.

“Umay Hanım ile konuştuk”

“Demek Çağa Çiri’nin Efendisi ile tanıştınız çocuklar?” diye onlara bakarak sordu. Sadece kafalarını sallayarak cevap verdiler.

“’Senden alamayacakları yardıma da ihtiyaçları var Gezer Ata. Ona ihtiyacımız var… Ozan’ı çağır gelsin.’ deyince sana haber göndermek zorunda kaldım. O haklı çocukların sana ihtiyacı var Ozan.”

Adam duyduklarını sindirebilmek için bir an durdu sonra “Şimdi ben uyumaya gidiyorum. Sabah güneş doğarken kalkacağımız için size de uyumayı öneririm çocuklar” dedi ve içerdeki odalara doğru hareket etti.

Asya ile Dila aynı odada kalıyorlardı. Uyuyamasalar da birbirlerini rahatsız etmek istemediklerinden sessizce sırt üstü uzanıp dışardan gelen hafif ışıkla gözüken tavana baktılar. Aybars ve Dağhan’ın da onlardan kalır yanları yoktu. Bir ara daldıklarında ise dördü de aynı rüyadaydılar. Hepsi sisli bir sabahta Boğaziçi Köprüsündeydiler. Hiç araç olmadığından yollar bomboştu.

“Bu bir rüya mı?” diye korku ve talaşla sordu Asya

“Dördümüzde aynı rüyayı nasıl görebiliriz?” peşinden Dila’nın sorusu gelmişti.

Cevaplandırılamayan sorular havada asılı kalmıştı. Uzaklardan ritmik bir ses gelmeye başladı. Başlangıçta ne olduğu anlaşılmasa da Aybars birden korku ile bağırdı:

“Deli Dumrul bu. İlbey’in öldürüldüğü yerdeyiz”

(devamını okumak için tıklayınız )

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s