Yemin Bozanlar

Zamanın içinde zaman kimileri için akar kimileri için ise akmazmış. Kimine bir nefes almak kadar kısa geçen süre kimileri için geçen onlarca mevsim demekmiş. Başka Tanrıların başka adlarla yeryüzünde yürüdüğü o zamanlardan biriymiş.

Bir ada ulusu varmış. Adı Taslaymış. Oturdukları evleri için ayrılan yerler hariç yer yer, dağ taş üzüm bağıymış bu adada. Şarap yaparmış ada sakinleri. Yaptıkları şarabı nasıl yaptıklarını da kimse ile paylaşmazlarmış. Tamam bağlarında yetişen üzümlerinin tadı güzelmiş güzel olmasına ama şarabı şarap yapan onun yapılmasındaki sırmış. O kadar güzel yaparlarmış ki adanın limanında sürekli gemiler demirli dururmuş. Fıçıları yükleyen şanslı gemiler şayet batmadan evlerine gidebilirlerse sattıkları bu Tasla şarabı ile çok zengin olurlarmış.

Tasla ulusu yer, içer, eğlenir ama tanrıları da unutmazlarmış. Onlar adına Bayçar’ı ya da Idık’ı eksik etmezlermiş.

Bu Tasla ulusunun başına bir gün bir felaket gelmiş. Kuraklıktan üzüm bağları kurumuş yanmış. Halk panik halinde dua ettikleri tüm tanrılara yakarmışlar. Yakarmışlar. Olmamış. Kuraklık tüm hızı ile devam ediyormuş.

Sonunda Tasla’ya bir Tanrı gelmiş. Edilen dualara cevap olarak mı gelmişti bilinmez, ama biri gelmişti. Hem de bu kuraklığı ortadan kaldırabilecek bir sır ile…

Toplayıp tüm halkı ne yapmaları gerektiğini anlatmış. Sonrasında ise geldiği gibi gitmiş bu tanrı.

Ertesi gün bir Üzüm Karnavalı düzenlemek için kollar sıvandı Tasla’da. Bütün ada süslendi. En kaliteli şaraplar çıkarıldı. En iyisinden yemeklerle sokaklar dolup taştı. Her şey hazır olunca ada halkı Yaşam Tanrıçası Alma Hanıma seslendiler. “Alma Hanım duy sesimizi ve gel şerefine düzenlediğimiz karnavala katıl” diye tüm halk yakardı. Yakarışlara cevap sonunda geldi. Gökyüzünde bir yıldız parladı önce. Parlayan bu yıldız gittikçe yaklaşırken bir yandan da değişmeye başladı. Karnaval alanının üstüne geldiğinde ışığın parlaklığından kimse o tarafa bakamıyordu. Alma Hanımın değişimi bittiğinde kara uzun saçları o kadar parlaktı ki görenler saçlarından yıldız tozu döküldüğünü sanmışlardı. Yeşil gözlerinin derinliğine bakanlar içinde kaybolup gidebilirdi. Beyaz uzun bir elbisesi vardı ama gökkuşağının tüm renkleri belirli bir düzen olmadan elbisenin bir yerlerinden başlayıp kayarak başka bir yerinde kayboluyordu.

“Benim adıma bir karnaval mı düzenlediniz Tasla Halkı?”

“Evet tanrıçam. Gel birlikte yiyelim, içelim, eğlenip dans edelim” dediler hep bir ağızdan.

“Peki kabul ediyorum” dediğinde büyük bir coşku ile karnaval başladı. Alma Hanım ada halkıyla birlikte eğleniyordu ama ayaklarını yere basmıyordu. Sonunda içlerinden biri;

“Tanrıçam ayağını yere basarsan elinden tutup seninle dans etmek isterim” dedi. Tanrıça bir an bu teklifi yapan insanın yüzüne baktı. Sonra “Ben ayaklarımı yere vurursam güneş doğana kadar tanrısal özelliklerimi yitiririm. Hem ondan sonra da beni özgür bırakmazsanız o bedende hapsolur kalırım. O nedenle bu teklifini geri çevirmek zorundayım” dedi.

“Bu karnavalı senin adına düzenleyen bizleri kırma tanrıçam. Sana hepimiz söz verelim. Güneş doğarken insan bedeninden seni çıkaracak, özgür bırakacağız” dedi dans teklifini yapan kişi. Ardından tüm halk bağırdı. “Seni özgür bırakacağımıza And Veriyoruz.” Tanrıça yavaşça, içi ürpererek ayağını yere bastı. O ayağını basar basmaz elinden tuttukları gibi dans etmeye başladılar. Yere basmak meğer ne kadar da eğlenceliymiş dedi içinden Alma Hanım. Dans, yeme, içme güneş doğana kadar devam etti. Zaman hemen geçip gitmişti.

“Haydi şimdi beni serbest bırakın da gideyim” dedi gülümseyerek Yaşam Tanrıçası. Tasla’da kimse yerinden kıpırdamadı, tek kelime etmedi. Tanrıça tekrar söyledi. Endişelenmişti. “Haydi beni serbest bırakında gideyim” dedi tekrar. “Bana And verdiniz” dedi. Birinden diğerine gidiyordu. “Bana And verdiniz” diyordu.

Kimse ne cevap verdi ne de yüzüne baktı. Güneş bağların üzerine geldiğinde insan bedenine hapsolmuş tanrıçayı tuttukları gibi en yakındaki bağa götürdüler. Yatırıp yere bağ bıçağı ile kanını akıttılar. Ölüme giderken hiç çırpınmadı. Kimseye zorluk çıkarmadı. Yalnız ölürken “ Ey bana yüzün dönüp Yemin Bozanlar tüm benim gibiler, cinler, periler, ruhlar da size yüzün dönsün. Bu günden sonra iki gece aynı yerde yatamayasınız” diye kargış etmiş.

Gün akşama dönmüş, sonra sabah olunca Tasla halkı evlerinden bir çıkmışlar ki ne görsünler; bağlardan üzüm fışkırıyor. Ancak önceden beyaz olan üzümler artık kan kırmızıymış. Koparıp tadına bakmak isteyenler ise ısırdıkları gibi tükürmek zorunda kalmışlar. Çünkü üzümlerden kan damlıyormuş.

Ertesi gün uyandıklarında ise toplanıp gitmek için yanıp tutuşmaya başlamışlar. Yaşam Tanrıçasının ölürken söylemiş olduğu kargışı nedeni ile aynı yerde bir daha kalamayacaklarını anlamışlar. O sabah tüm Tasla halkı adayı terk etmiş ve farklı yerlerde Anakaraya çıkmışlar. O çağlardan beri hep gezerler, ne bir tanrı ne de bir peri, cin ya da ruh yüzlerine bakar. Lanetlendiklerini düşünen insanlar onlarla ne aynı yerde uyumayı ne de onlarla konuşmayı isterler. O nedenle atların çektiği tekerlekli evleri üzerinde yaşarlar.

Alma Hanımın Andı Alkmak olduğundan yani andı bozulduğundan dolayı Tasla halkını önce Alma’nın Andını Alkmaklayanlar diye çağrılmışlar. Sonra ise Almalklılar olmuşlar.

O Yaşıyor… 19. Bölüm

Aybars ile Ozan Ata daha Dumrul’u ziyarete gitmemişlerdi. Ne yapacaklarını ve planlarının ne olması gerektiği ile ilgili olarak konuşuyorlardı.

“Dumrul’u ziyarete Ozan ile birlikte sadece aranızdan bir kişi gitmeli çocuklar” dedi Gezer Ata.

“Neden hepimiz gitmiyoruz ki Gezer Ata?”

Asya’nın sorusuna Aybars cevap verdi “Elbette ki tüm gücümüzü ona göstermemek için, değil mi?”

“Evet öyle”

“Peki sonra ne olacak?”

“Sonra bize saldıracağı zaman onu durduracağız.”

“Gezer Ata izin verirseniz ben gitmek istiyorum.” dedi Aybars

Kafasını sallayan Gezer Ata “Bence uygundur oğul” dedi.

*

“Çocuklara söylesek mi?”

“Hayır Ozan, söylemeyeceğiz. Sen ve Aybars onu ziyarete gittikten sonra Dumrul harekete geçecek. Plan yapmadan sadece yok etmek için saldıracak.”

“Emin misin?”

“Evet kesinlikle eminim. Aybars’ın da ruhunu biran önce almak isteyecek. Anlıyor musun?”

Tekrar sordu “Emin misin?”

“Evet eminim. Çünkü o Deli. Planımıza sadık kalalım. Onu ziyaret ettikten sonra seninle Çağa Çiri’nin Kapılarına gideceğiz Ozan. Sonra da Dumrul’un saldırısını bekleyeceğiz. Gittiğinde Dumrul’a selamımı söyle ve deki…”

*

Dumrul’un kılıcı Aybars’ın üzerine inerken havayı yaran bir okun sesi duyuldu. Ok Dumrul’un kılıcı tutan elinin bileğini delip geçti. Şaşkınlıkla bağırarak kılıcını düşüren Dumrul sol eli ile bileğini tutarak etrafa baktı. “Buda ne? Kimsin sen?” diye sordu.

Aybars hemen geri geri giderek ayağa kalktı. Sis duvarının içinden önce Dila sonra Asya ve Dağhan çıktı. Aybars silahları ellerinde onların yanına geçti. Soru sorar bakışlarını gören Asya “Gezer Ata, seni Ozan Ata ile birlikte onun yanına gönderdiğinde, Dumrul’un saldıracağını zaten tahmin etmiş. Onun düşünemediği şey ise Deli’nin bu kadar hızlı harekete geçmesiymiş. Seni onlar götürdükten sonra yanımıza geldiler ve bizi buraya gönderdiler.”

“Tam zamanında geldiniz.” dedi gülümseyerek.

“Hahaha demek beş kişiydiniz. Ama bu9 imkânsız.” dedi bileğini tutarak. Sonra okun ucunu kırıp attı. Diğer kalan parçayı da çekip çıkardı. O kılıcını yerden alırken çocuklar etrafını çevirmeye başladılar. Nacaklar, Palalar, Kılıç ve Bıçak Dumrul’un etrafında dönmeye başladı.

“Beş ruh adayacağım Tamağın Kapılarına” dedi ve yaralı bileği ile saldırdı. Saldırı Nacaklar tarafından durduruldu. Dumrul öyle pozisyon alıyordu ki hep karşısına bir kişi geçebiliyordu. Nacaklar’dan sonra kılıç ve bıçağı ile Asya geçti karşısına. Bacağına aldığı küçük bir çizik dışında zarar verememişlerdi henüz. Dila ise arkadaşlarına zarar verebilir korkusu ile ok atamıyordu. Bir boşluk yakaladığı anda göndermek üzere yay gerili olarak elinde duruyordu.

Her şey bir anda oldu. Dağhan Nacağının arka tarafındaki sivri kısmı Dumrul’un baldırına sapladı. Asya kılıcı sol kürek kemiğine sapladı. Ozan palaları ile göğsünde büyük bir çarpı işareti yaptı. Dila ise o çarpının tam ortasına bir ok gönderdi.

Dumrul dizlerinin üstüne acıyla düştü. Küçük Kardeş elinden kayıp gitti. Karagözlüm yanına geldi. Sanki o da acı çekiyordu.

Sisin içinden önce bir saz sesi geldi. Neşeli değildi. Tamağın Uşağı olsa dahi büyük bir savaşçı göçüp gidiyordu ve ardından bir ağıt yakılmalıydı. Sonra elinde asası ile Gezer Ata göründü.

Çocuklar kenara çekilince, açılan boşluktan Dumrul’un önüne geldi.

“Gezer Ata… İhtiyar… Geldin demek…”

“Geldim Dumrul. Verdiğim sözü tutmaya geldim. Bizler verdiğimiz sözlerin hep ardında durmadık mı Dumrul.”

“Durduk ihtiyar. Durduk.”

Asasını tutmak için kullandığı boğum kısmını çektiğinde bir hançer çıktı. Parlıyordu. Öyle ki çocuklar gözlerini kısmak zorunda kaldılar bir an.

Gezer Ata Dumrul’un önünde diz çöktü. “Umay’ın Eli taşlaşmış yüreğini yumuşatsın Deli” dedi ve hançeri Dumrul’un kalbine sapladı.

Kalbine giren hançerin acısı ile derin bir nefes aldı. Arkasında Karagözlüm yıkıldı.

Gezer Ata hançeri çekip çıkardı. Kalp tekrar atmaya başlamıştı. Dumrul artık Tamağın Uşağı değildi.

Ağzından İlbey’in Ruhu çıktı. Bir an çocuklara bakıp gülümsedi ruh ve sonra yok olup gitmişti.

Elini kimsenin görmediği birine ulaşmak ister gibi havaya kaldırdı “Balca” dedi.

“Evet Dumrul, Balca. Seni hala o kadar çok seviyor ki… Yanına gitmen için seni bekliyor…”

Eli yere düştü. Ölmüştü.

Sazın sesi kesildi.

*

Tamağın Kapılarında bir öfke patlaması yaşanıyordu.

“Beş kişilermiş Erlik Han” dedi Aldaçı Han. Kapının ardında Tamağın derinliklerindeki bin köşeli evindeki salonunda attığı çığlık Tamağın tüm yaratıklarının korku ile sinmelerine sebep olmuştu.

“Deli” diyerek haykırınca Erlik Han sadece Tamağ sarsılmamıştı. Kapının olduğu mağara geçidi de sarsılmış hatta birkaç tane dikit yerinden kopup yere düşerek parçalanmıştı. Ölüm Tanrısı, karşısında sadece bir görüntü olmasına rağmen Erlik Han’dan çekiniyordu.

“Beştiler ama dört kaldılar Aldaçı Han. O ölenin ruhu da bizim hiçbir içimize yaramadı. Kalan dördünün ruhunu istiyorum. Beni anlıyor musun?

“Evet efendimiz. O nedenle bu işi halletmesi için Bürçe Alpagut’u İstanbul’a tekrar çağırmak istiyorum.”

“Evet evet Bürçe iyi bir fikir. Çağır hemen gelsin. Geldiği gibi de buraya getir.

“Nasıl isterseniz efendim.”

Görüntü Kapının ardına geçerek kayboldu. Aldaçı Han Kapının önünde yalnız başına bir süre kaldıktan sonra karanlığın içinde kayboldu. Yapacak işleri vardı.

*

Sahaflar çarşısında bir dükkânın altında dört genç “U” şeklinde oturmuşlar tam karşılarına da yaşlı adamı almışlardı.

“Hepiniz hoş gelmişsiniz. Sefa getirmişsiniz.” Her zaman aynı şekilde başlardı hikâye anlatmaya. Derin bir nefes alarak bastonunu iki kez yere vurdu. “Bana Gezer Ata derler. Tıpkı dedeme ve onun dedesine dendiği gibi. Tıpkı dedelerimin de dedeleri aynı şekilde çağrıldığı gibi.”

“Bugün burada size bir hikâye anlatacağım. Benzerlerini daha önce de duyduğunuz bir hikâye. Ama gerçek olanı. Sizin duymuş olduklarınız çağlar önce değişti, değiştirildi. Gerçeği bilenler, onu dillendirenler yok edildi. Burada duyduklarınız ise dedemden dedeme ondan dedesine derken ta bugüne, bana kadar geldi. Her bir hikâyeyi doğru bir şekilde öğrenip anlatana kadar tekrarlatıldı.”

Bir varmış bir yokmuş

Önce var edilen sonradan yok edilmiş

Yok eden onu yaratanlardan başkası değilmiş

Zaman atalarımızın bizlere anlattıklarının unutulduğu

Tanrıların insanlarla birlikte aynı yollarda yürüdüğü

Onların birlikteliklerini, sevgi ve aşklarını kıskandıkları

Onlara oyunlar oynadıkları zamanlarmış

Bir kız çocuğu varmış. Kıza Bürçe yani Kurt Yavrusu derlermiş…

Bitti