O Yaşıyor… 17. Bölüm

Genç kız kapıyı çaldı ve içerden ses gelmesini bekledi. Tekrar çaldı. “Gel” diye bir ses duyunca kapıyı açıp girdi.

“Duran Bey, sizi ziyarete gelenler var efendim. Randevuları yok ama bunu gördüğünüzde onları kabul edeceğinizi söylediler” diyerek büyük altın bir sikkeyi adamın avucuna bıraktı. Sikkeyi eline alıp ona baktı.

“İçeri al”

“Emredersiniz efendim” diyen kız hemen döndü ve odadan çıkmak için kapıya atıldı.

“Bizi kimsenin rahatsız etmemesini sağla”

“Anlaşıldı Duran Bey” dedi ve kapıyı kapattı. Kısa bir süre sonra kapıyı tekrar çaldı ve misafirleri içeri alıp kapıyı kapattı.

“Seni çok uzun zamandır görmemiştim” diyerek Ozan’a baktı. O yakışmayan, zorla gerilmiş gibi duran gülümsemesi ile baktı. “Artık bu işlere bulaşmayacağını düşünüyorduk. Ama bakabildiğim kadarı ile Ejder Han’ı da yanında getirmişsin. Onu kullanamaman ne kadar da acı.”

“Bu Pala hep benim yanımdadır Deli. Tıpkı Küçük ve Büyük Kardeşin hep senin yanında olduğu gibi. Haklısın Ejder Han’ı kullanamamak bazen bana büyük acılar veriyor. Yüzleşme Odasının Muhafızı olarak bu palayı tek bir sebep ile kullanabilirim. Bunun farkındayım. Ve bir gün sizlerden ya da Efendilerinizden birinin oraya saldırma gafletine düşmesini bekliyorum. Tabi önce orayı bulmanız gerekmekte. Ayrıca sen de çok iyi bilirsin ki bu işlere kendi isteğin ile başlar ama kendi isteğin ile bırakamazsın. Hem ayrıca Bakabilenleri bulup sizleri yok etmeleri için Kader Silahlarını onlara teslim etmek benim görevim.”

“Evet evet yanındakini görüyorum. Bir tane daha Bakabilenin aynı anda ortaya çıkması ne kadar büyük bir lütuf, öyle değil mi? İki Ruh.” O ruhları alıp Erlik Han’a götürdüğünü düşünürken yüzünde oluşan o tiksinti verici ifade Aybars’ın midesini kaldırdı. “Ne talihsizlik ki daha birkaç sabah önce biri bir kamyonun altında kalarak uçmağa vardı. Daha doğrusu varamadı.” Attığı kahkaha odadakilerde bir tahtaya sürtünen metal tırnakların çıkardığı ses gibi bir etki yaratmıştı.

“Katil, onu sen öldürdün. Ruhunu aldığını gördüm.” diyerek Aybars atıldı. Daha fazla dayanamamıştı. Kurt başlı kabzalar o kadar hızlı ellerine gelmişti ki daha ilk adımını atmamıştı bile.

Dumrul bu hareketten hiç etkilenmemiş hatta yerinden bir santim dahi kıpırdamamıştı. Ozan ise Aybars’ın ikinci adımını atmasına müsaade etmeden sağ eli yakalıyı vermişti.

“Burada olmaz” dedi.

“Bir Rüya Gören. Ne kadar güzel bir özellik. Uzun zamandır görmemiştim senin gibisini evlat. Ancak Gezer Ata henüz sana görgü kurallarını öğretmemiş. Ne yazık. Söylesene Ozan, Bürçe’nin ısırığı geçti mi?”

Dumrul’un söylediğini duymazlıktan gelen Ozan “Haydi buradan gidelim” dedi. Tam çıkarlarken döndü ve Deli Dumrul’un sırıtmaya başlayan yüzüne dönerek “Bu arada asıl gelme sebebini unutuyordum. Gezer Ata’nın bir mesajı vardı sana” dedi.

“Ne diyor yine bunak ihtiyar?”

“Umay’ın Eli yakında sana ve senin gibilerin hepsine dokunacak dememi istedi. Çok yakında Aybars ile savaşmak zorunda kalacaksın. Ama o İlbey gibi savunmasız zavallı bir genç değil.” Dumrul’un sırıtması solup gitti. Ozan tam kapıyı kapatıyorken tekrar açtı “Emaneti geri alayım” dedi. Dumrul sağ elinin içinde gayri ihtiyari sıktığı sikkeye baktı. Sonra Ozan’a doğru attı. Adam havada yakaladığı gibi cebine koyup kapıyı ardından kapattı.

*

Ozan ve yanındakinin odadan çıkmasının ardından sağında kalan duvara gidip duvar süslemesi olarak yapılmış kabartmalarda elini gezdirdi. Bir göz şeklini olması gereken motifin gözbebeğine bastırınca içerden “tık” diye bir ses geldi. Üst kata açılan bir gizli kapı açılmıştı.

Merdivenlerden hemen yukarı çıkmaya başladı. Kapı ardından kendiliğinden kapandı. Camlardan açık olanın hemen yanındakine ağzını yaklaştırıp nefes verdi. Buğulanan cama “Gel” yazdı ve odanın içinde gezinmeye başladı. Bu haliyle kafese kapatılmış bir aslana benziyordu. Bir kuzgun açık camın hemen önündeki çıkıntıya kondu ve içeri girdi.

Aldaçı Han “Ne oldu? Beni neden çağırdın?”

“Köprüde canını aldığım gazeteci yalnız değilmiş?”

“Nasıl yani birden fazlalar mıymış?”

“Meğer iki kişilermiş. Bugün diğeri ve Ozan buraya geldiler.”

“Bak sen şu işe.” Ölüm tanrısı keyif almıştı. Her zamanki koltuğuna kuruldu. “Bana olan biten her şeyi anlat bakalım Deli” dedi.

Dumrul olup biteni eksiksiz anlattıktan sonra “Silahlanmış” dedi.

“Demek Yüzleşme Odasına girmiş. Gazeteciği o odaya girmeden yok etmen çok iyi oldu ”

“Evet. Bence hemen Erlik Han ile görüşmemiz gerekiyor.”

“Erlik Han seni ne zaman isterse o zaman görür sersem” diyerek Dumrul’u payladı Ölüm Tanrısı.

“Köprüde aldığım Ruhu da kapı için adar ve sözümü tuttuğumu göstermiş olurdum.”

“Dediğim gibi Dumrul, o seni ne zaman görmek isterse o zaman görür. Sen o seni çağırana kadar emanete iyi bak.”

“Peki diğerleri ile görüşelim mi? O şarkıcı ile anlaşamasak da yine de birlikte hareket etmek iyi olabilir. Ya da Kurt Yavrusu’nu her ne delikteyse bulup çıkaralım. İstanbul’da bir Bakabilen olduğunu duyduğunda buraya gelecektir. Ya da sen kimi istiyorsan…”

“Yeter” diye bağırdı Aldaçı Han. “Yeter Deli. Sen kendi işine bak. Ben de benimkilere. Herkes kendi verdiği söz ile Erlik Han’a bağlanmıştır. Sen diğer ruhu da aldığında Erlik Han ile görüştüreceğim seni. Senin ona ne kadar bağlı olduğunu anlatıp takdirini kazanmanı sağlayacağım.”

“Ben ona bağlıyım Aldaçı Han. Hep bağlıydım.”

“Evet evet bağlısın. Peki bağlısın da ne yapıyorsun? Burada öfke ile gezinmekten başka ne yapıyordun? Mührü bulabilmek için ne yaptın?”

“Dur dur ben cevaplarım” diyerek konuşmaya devam etti.

“Hayır bulamadın. Sen Bakabilen Ruhu peşine koşacağına Mühre odaklanmalıydın. Tüm Uşaklar onu ararken sen köpründe oyunlar oynadın. Belki de bu iki ruhun aynı anda çıkması senin için büyük bir şanstır Deli. Ne dersin? Bir dahaki görüşmemizde diğerinin de ruhunu almış olduğunu duymak istiyorum. Görüşmek üzere. Erlik Han’a çok meşgul olduğunu, o nedenle de sadece üzülerek selam gönderdiğini söyleyeceğim.” Kuzgun olup uçtuğunda dahi gülüyordu. Ses Deli Dumrul’un kulaklarından uzun süre gitmedi.

(devamını okumak için tıklayınız)

O Yaşıyor… 16. Bölüm

“Artık Tamağ Kaçkınları ve onların Uşakları sizi böyle görecek çocuklar” diye anlatmaya başladı oturduklarında Gezer Ata.

“Diğer herkes ise sizi günlük kıyafetleriniz ile görecek. Aslında kıyafetleriniz değişmedi, hala onları giyiyorsunuz.”

“Bu kılıç ve bıçağı kullanmayı biliyorum Gezer Ata. Daha doğrusu hissediyorum. Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu Asya. Diğerleri de bu sorunun cevabını merak ediyorlardı. Zira aynı duyguyu onlarda paylaşıyorlardı.

“Bu durum biraz karışık. Ama artık sizi şaşırtabilecek pek bir şey kalmadı diye düşündüğünüze eminim” dedi Ozan gülerek. “Bu silahlar çok özeldir çocuklar. Tıpkı sizler gibi. Daha önceden pek çok defa ama farklı zamanlarda yeryüzündeydiler. Ama ilk defa aynı anda ortaya çıktılar. Sizler onlara sahip olmak için doğdunuz. Hissettikleriniz doğru. Daha önceden bir eğitim almamanıza rağmen onları kullanabilirsiniz. Yeter ki Yüzleşme Odasında vermiş olduğunuz sözleri unutmayın.”

“Peki şimdi ne yapacağız ?” Dağhan’ın sorusuna bu defa Gezer Ata cevap verdi.

“Tamağın Kaçkınlarını durdurmak, oyunlarını bozmak ve Tamağ Uşaklarının Mührü bulmalarını ya da Bakabilenlerin ruhlarını almalarını engellemek için her şeyi yapacağız çocuklar.”

“Peki Deli Dumrul’u nasıl durdurabiliriz?”

“Onu öldürürsek İlbey’in ruhunu kurtarabilir miyiz?”

Aybars ve Asya peş peşe soru sormuşlardı.

“Deli Dumrul’u durdurmak için onunla Boğaziçi Köprüsünde savaşmak gerekecek. Ancak o köprü onun en güçlü olduğu yerdir çocuklar. Onu durdurmak için silahlar yeterli olmayacaktır. Hiçbir Tamağın Uşağını silahlarla yenemeyiz. Onları yenebilir, yaralayabilir ancak yok edemeyiz. Çünkü kalplerine Erlik dokunmuştur. Tamağın Uşaklarını yok etmenin tek yolu o kalpleri Umay’ın Işığı ile dağlamaktır. Sizler onu etkisiz hale getirin. Önceliğimiz budur.

“İlbey’i öldürdükten sonra şayet Tamağın Kapılarına Erlik’i görmeye gitti ise onun için yapabileceğimiz bir şey kalmadı çocuklar. Ancak Erlik’i ziyarete henüz gitmedi ise Deli Dumrul’u yok edebilirsek İlbey’in ruhunu kurtarabiliriz.”

“Sabah onu ziyarete gitmeye ne dersiniz çocuklar” diye sordu Ozan

“Kimi? Deli Dumrul’u mu?”

“Hayır Dila, Duran Duman’ı. Şirketinde görmeye gidelim. Bakalım bizi karşısında görünce ne yapacak.”

“Evet harika fikir” dedi Aybars.

“O zaman şimdi yemek yiyelim.”

“O da harika bir fikir Ozan Ata” dedi Aybars.

Akşam yemeği sonrası bahçede bir ateş yakıp başına oturdular. Ozan aldı eline sazı başladı çalmaya. Söz yoktu dilinde ama zaten sazı şakıyordu. Sanki söylenmesi gereken her şeyi o tellere vurarak zaten söylüyordu. Ateş odunu büyük lokmalar halinde yiyen aç bir dev gibi sesler çıkarıyordu.

Önce gördüklerine şaşırsalar da sonradan büyük bir heyecanla ve hayranlıkla izlemeye başladılar. Ateşten bir parça odunun üzerinden yükseldi birden. At oldu önce. Dörtnala koşarken yeleleri rüzgârda uçuşan bir at. Müziğin ritmi değişince birden ateş şekil değiştirdi. Kendi etrafında dönen ateş yine bir attı ancak bu defa üzerinde bir savaşçı vardı. Atı hiçbir şekilde tutmuyordu. Dörtnala giden atın üstünde geriye dönüp ok atıyordu. Attığı oklar bir noktada hava da kayboluyordu. Ritim birden değişti. Ateş kendi etrafında döndü ve şekil şimdi bir kurttu. Karşısına çocukların daha önceden görmedikleri bir yaratık çıktı birden. Kurt hızını hiç kesmeden onun üzerine atladı. Yuvarlanmaya başladılar. Sonra tek başınaydı ve durmuştu. Yanında bir çocuk belirdi. Boynunu geriye atıp aya selam gönderdi. Ve ritim yine değişti. Ateş bu defa kanatlı bir ejderha olmuştu. Ateşten ejderha ağzından ateş kustu. Ateş yine kendi etrafında dönerek değişti. Bir dağın içinden geçen insanlar zinciri göründü birden. Arkadan oklar gelmeye başladı sırada bekleyen insanların üzerine ve ateşin şekli yine değişti. Tanınmadık, bilinmedik savaşçıların yüzleri geçti sırasıyla. Ve sonra iki ejderha öfke ile birbirlerini yok etme güdüsü ile girdiler birbirlerine.

Ve Ozan saz çalmayı bıraktı. Ateş yine odunların üzerine döküldü. Dökülen o parça da kaldığı yerden odunları tüketmeye devam etti. Ozan bitirmişti bitirmesine ama çocuklar kendilerine gelememişlerdi. Yürekleri kabarmıştı. Nefes alışları hızlanmıştı.

“Sizler öğreneceksiniz çocuklar. Her şeyi… Gerçekleri…” dedi Gezer Ata.

Bir süre sessizce ateşe baktıktan sonra uyumaya gittiler.

Sabah erkenden kalktılar. Zaten gözlerine uyku girmemişti. Onları buraya getiren araç gelmiş tekrar İstanbul’a dönüş yolculuğuna başlamışlardı.

(devamını okumak için tıklayınız)